İngilizce Düzensiz Fiiller Listesi
138 düzensiz fiilin 1., 2. ve 3. hâli (V1, V2, V3), Türkçe anlamı ve YÖKDİL Fen tarzında örnek cümlesi tek sayfada. Aradığınız fiili İngilizce (go, went, gone) ya da Türkçe (gitmek) yazarak hemen bulun.
| 1. hâl V1 | 2. hâl V2 | 3. hâl V3 | Türkçe anlamı |
|---|---|---|---|
| arise | arose | arisen | ortaya çıkmak, doğmak |
|
New problems have arisen since the start of the project. Projenin başından bu yana yeni sorunlar ortaya çıktı. arise nesne almaz; rise (yükselmek) ile karıştırmayın. | |||
| awake | awoke | awoken | uyanmak; uyandırmak |
|
The patient awoke two hours after the operation. Hasta ameliyattan iki saat sonra uyandı. | |||
| be | was / were | been | olmak |
|
The results have been published in a medical journal. Sonuçlar bir tıp dergisinde yayımlandı. was: I / he / she / it ve tekil öznelerle; were: we / you / they ve çoğul öznelerle. | |||
| bear | bore | borne / born | taşımak; katlanmak; doğurmak |
|
Malaria is a mosquito-borne disease. Sıtma sivrisinekle bulaşan bir hastalıktır. "borne" taşınmış demektir (water-borne: su yoluyla bulaşan). "born" yalnızca "doğmak" anlamında kullanılır: be born. | |||
| beat | beat | beaten | yenmek, dövmek; (kalp) atmak |
|
By the age of 80, the human heart has beaten about three billion times. İnsan kalbi 80 yaşına kadar yaklaşık üç milyar kez atmış olur. | |||
| become | became | become | olmak, hâline gelmek |
|
Antibiotic resistance has become a global problem. Antibiyotik direnci küresel bir sorun hâline geldi. | |||
| begin | began | begun | başlamak |
|
The Industrial Revolution began in Britain. Sanayi Devrimi İngiltere'de başladı. | |||
| bend | bent | bent | bükmek, eğmek; kırmak (ışığı) |
|
Light is bent when it passes from air into water. Işık havadan suya geçerken kırılır. | |||
| bet | bet | bet | bahse girmek, iddiaya girmek |
|
Some researchers bet that the first signs of life outside Earth would be found on Mars. Bazı araştırmacılar Dünya dışındaki ilk yaşam izlerinin Mars'ta bulunacağına dair iddiaya girdi. | |||
| bid | bid | bid | teklif vermek (ihale, açık artırma) |
|
Three companies bid for the contract to build the new research station. Üç şirket yeni araştırma istasyonunu inşa etme sözleşmesi için teklif verdi. Eski "emretmek" anlamı (bid – bade – bidden) bugün neredeyse hiç kullanılmaz. | |||
| bind | bound | bound | bağlamak; (kimya) bağlanmak |
|
Most of the drug is bound to proteins in the blood. İlacın büyük kısmı kandaki proteinlere bağlanır. "be bound to" kalıbı "…mesi kaçınılmaz" anlamına da gelir. | |||
| bite | bit | bitten | ısırmak; (böcek) sokmak |
|
The patient had been bitten by an infected mosquito. Hastayı enfekte bir sivrisinek sokmuştu. | |||
| blow | blew | blown | esmek; üflemek; (rüzgârla) taşımak |
|
Dust from the Sahara is blown across the Atlantic. Sahra'dan gelen toz Atlas Okyanusu'nun öbür yakasına taşınır. | |||
| break | broke | broken | kırmak, kırılmak; bozmak |
|
Global temperatures broke records last summer. Küresel sıcaklıklar geçen yaz rekor kırdı. break a record: rekor kırmak; break down: parçalamak, ayrışmak. | |||
| breed | bred | bred | üremek; (hayvan, bitki) yetiştirmek |
|
The mosquitoes were bred in the laboratory. Sivrisinekler laboratuvarda üretildi. | |||
| bring | brought | brought | getirmek |
|
Vaccines have brought many deadly diseases under control. Aşılar birçok ölümcül hastalığı kontrol altına aldı. bring under control: kontrol altına almak. | |||
| broadcast | broadcast | broadcast | yayımlamak (radyo, televizyon) |
|
The first images of the Moon landing were broadcast live in 1969. Ay'a inişin ilk görüntüleri 1969'da canlı yayımlandı. "broadcasted" biçimi de görülür ama standart değildir. | |||
| build | built | built | inşa etmek, kurmak |
|
The Large Hadron Collider was built near Geneva. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı Cenevre yakınında inşa edildi. | |||
| burn | burned / burnt | burned / burnt | yakmak; yanmak |
|
Large areas of the Amazon rainforest burned in 2019. 2019'da Amazon yağmur ormanlarının geniş alanları yandı. "burnt" daha çok İngiliz İngilizcesinde kullanılır. | |||
| burst | burst | burst | patlamak, yarılmak |
|
The blood vessel burst because of the high pressure. Yüksek basınç yüzünden kan damarı yırtıldı. "bursted" yanlıştır. | |||
| buy | bought | bought | satın almak |
|
The university bought a new electron microscope. Üniversite yeni bir elektron mikroskobu satın aldı. | |||
| catch | caught | caught | yakalamak; (hastalık) kapmak |
|
The fish were caught in the North Sea. Balıklar Kuzey Denizi'nde yakalandı. | |||
| choose | chose | chosen | seçmek |
|
The participants were chosen at random. Katılımcılar rastgele seçildi. | |||
| come | came | come | gelmek |
|
The first warning came from satellite data. İlk uyarı uydu verilerinden geldi. | |||
| cost | cost | cost | …e mal olmak, (fiyatı) tutmak |
|
The space telescope cost about ten billion dollars. Uzay teleskobu yaklaşık on milyar dolara mal oldu. "Maliyetini hesaplamak" anlamında düzenlidir: cost – costed – costed. | |||
| creep | crept | crept | sürünmek; yavaşça ilerlemek |
|
The glacier crept forward a few metres each year. Buzul her yıl birkaç metre yavaşça ilerledi. | |||
| cut | cut | cut | kesmek; azaltmak |
|
Many countries have cut their carbon emissions since 1990. Birçok ülke 1990'dan bu yana karbon emisyonlarını azalttı. | |||
| deal | dealt | dealt | ilgilenmek, ele almak (deal with) |
|
The second chapter dealt with the effects of radiation. İkinci bölüm radyasyonun etkilerini ele aldı. Fen metinlerinde çoğunlukla "deal with" (…i ele almak, …ile uğraşmak) olarak geçer. | |||
| dig | dug | dug | kazmak |
|
The fossils were dug out of the rock by hand. Fosiller kayadan elle kazılarak çıkarıldı. | |||
| do | did | done | yapmak |
|
Much research has been done on this topic. Bu konuda çok araştırma yapılmıştır. | |||
| draw | drew | drawn | çizmek; çekmek; (sonuç) çıkarmak |
|
No firm conclusions can be drawn from such a small sample. Bu kadar küçük bir örneklemden kesin sonuç çıkarılamaz. draw a conclusion: sonuç çıkarmak. | |||
| dream | dreamed / dreamt | dreamed / dreamt | rüya görmek; hayal etmek |
|
Early scientists dreamed of travelling to the Moon. İlk bilim insanları Ay'a yolculuk etmeyi hayal etti. "dreamt" daha çok İngiliz İngilizcesinde kullanılır. | |||
| drink | drank | drunk | içmek |
|
The participants drank two litres of water a day. Katılımcılar günde iki litre su içti. | |||
| drive | drove | driven | sürmek; harekete geçirmek, yönlendirmek |
|
Recent warming has been driven mainly by greenhouse gas emissions. Son dönemdeki ısınma esas olarak sera gazı emisyonlarından kaynaklanmıştır. be driven by: …in etkisiyle olmak, …den kaynaklanmak. | |||
| eat | ate | eaten | yemek |
|
The seeds were eaten by birds. Tohumlar kuşlar tarafından yendi. | |||
| fall | fell | fallen | düşmek; azalmak |
|
The number of cases has fallen sharply. Vaka sayısı keskin bir şekilde düştü. fell (düşmek'in 2. hâli) ile fell – felled – felled (ağaç kesmek) farklı fiillerdir. | |||
| feed | fed | fed | beslemek; beslenmek |
|
The mice were fed a high-fat diet. Farelere yüksek yağlı bir diyet verildi. | |||
| feel | felt | felt | hissetmek |
|
The earthquake was felt in three countries. Deprem üç ülkede hissedildi. | |||
| fight | fought | fought | savaşmak, mücadele etmek |
|
White blood cells fought the infection. Beyaz kan hücreleri enfeksiyonla savaştı. | |||
| find | found | found | bulmak |
|
The study found a link between sleep and memory. Çalışma uyku ile bellek arasında bir bağlantı buldu. found (bulmak'ın 2. ve 3. hâli) ile found – founded – founded (kurmak) farklı fiillerdir. | |||
| flee | fled | fled | kaçmak |
|
Thousands of people fled the area before the eruption. Patlamadan önce binlerce kişi bölgeden kaçtı. fly – flew – flown (uçmak) ile karıştırmayın. | |||
| fly | flew | flown | uçmak |
|
The New Horizons spacecraft flew past Pluto in 2015. New Horizons uzay aracı 2015'te Plüton'un yanından geçti. flee – fled – fled (kaçmak) ile karıştırmayın. | |||
| forbid | forbade | forbidden | yasaklamak |
|
The use of DDT is forbidden in many countries. DDT kullanımı birçok ülkede yasaktır. | |||
| forecast | forecast / forecasted | forecast / forecasted | tahmin etmek, öngörmek (hava, iklim) |
|
Some climate models have forecast a rise of more than 2 °C by 2100. Bazı iklim modelleri 2100'e kadar 2 °C'den fazla bir artış öngörmüştür. İki biçim de doğrudur; "forecast" daha yaygındır. | |||
| foresee | foresaw | foreseen | öngörmek |
|
Few scientists had foreseen how quickly the Arctic ice would melt. Kuzey Kutbu buzlarının ne kadar hızlı eriyeceğini çok az bilim insanı öngörmüştü. | |||
| forget | forgot | forgotten | unutmak |
|
Information that is not repeated is quickly forgotten. Tekrar edilmeyen bilgi çabuk unutulur. | |||
| forgive | forgave | forgiven | affetmek |
|
He forgave his colleague for the mistake in the report. Meslektaşını rapordaki hata için affetti. | |||
| freeze | froze | frozen | donmak; dondurmak |
|
The samples were frozen at −80 °C. Örnekler −80 °C'de donduruldu. | |||
| get | got | got / gotten | almak, elde etmek; olmak, hâle gelmek |
|
The patient's condition has got worse overnight. Hastanın durumu gece boyunca kötüleşti. "gotten" Amerikan İngilizcesidir; İngiliz İngilizcesinde 3. hâl "got"tur. | |||
| give | gave | given | vermek |
|
The patients were given a placebo. Hastalara plasebo verildi. | |||
| go | went | gone | gitmek |
|
The volcano went quiet after the eruption. Yanardağ patlamadan sonra sessizleşti. has gone: gitti ve hâlâ orada; has been: gidip döndü. | |||
| grind | ground | ground | öğütmek |
|
The rock samples were ground into a fine powder. Kaya örnekleri öğütülerek ince bir toz hâline getirildi. ground ayrıca "yer, zemin" anlamında bir isimdir. | |||
| grow | grew | grown | büyümek, artmak; yetiştirmek |
|
The cells were grown in a culture dish. Hücreler bir kültür kabında üretildi. | |||
| hang | hung | hung | asmak; asılı durmak |
|
The thermometer was hung on the north wall. Termometre kuzey duvarına asıldı. "İdam etmek" anlamında düzenlidir: hang – hanged – hanged. | |||
| have | had | had | sahip olmak |
|
The patient had a high fever. Hastanın yüksek ateşi vardı. | |||
| hear | heard | heard | duymak |
|
The explosion was heard ten kilometres away. Patlama on kilometre öteden duyuldu. | |||
| hide | hid | hidden | saklamak, gizlemek; saklanmak |
|
Many species remain hidden in the deep ocean. Birçok tür derin okyanusta gizli kalmaya devam ediyor. | |||
| hit | hit | hit | vurmak, çarpmak |
|
A large asteroid hit the Earth about 66 million years ago. Yaklaşık 66 milyon yıl önce büyük bir asteroit Dünya'ya çarptı. | |||
| hold | held | held | tutmak; (toplantı) düzenlemek |
|
The conference was held in Geneva. Konferans Cenevre'de düzenlendi. | |||
| hurt | hurt | hurt | incitmek, acıtmak; zarar vermek |
|
The long drought has hurt crop production across the region. Uzun kuraklık bölge genelinde ürün üretimine zarar verdi. "Yaralanmak" için get hurt kullanılır. | |||
| keep | kept | kept | tutmak, korumak, sürdürmek |
|
The samples were kept at 4 °C. Örnekler 4 °C'de tutuldu. | |||
| know | knew | known | bilmek |
|
Little is known about the deep ocean floor. Derin okyanus tabanı hakkında çok az şey bilinmektedir. | |||
| lay | laid | laid | koymak, sermek; (yumurta) bırakmak |
|
Sea turtles have laid their eggs on this beach for centuries. Deniz kaplumbağaları yüzyıllardır bu plaja yumurta bırakıyor. lay nesne alır (Turtles lay eggs). Nesne almayan lie (uzanmak) ile karıştırmayın; lie'ın 2. hâli de "lay"dir. | |||
| lead | led | led | yol açmak (lead to); yönetmek, götürmek |
|
Deforestation has led to soil erosion. Ormansızlaşma toprak erozyonuna yol açtı. lead /led/ (kurşun elementi) ayrı bir isimdir. | |||
| learn | learned / learnt | learned / learnt | öğrenmek |
|
Scientists have learned a great deal from these fossils. Bilim insanları bu fosillerden çok şey öğrendi. "Öğretmek" teach – taught – taught'tur. "learnt" daha çok İngiliz İngilizcesinde kullanılır. | |||
| leave | left | left | ayrılmak; bırakmak |
|
The glaciers left large rocks behind. Buzullar geride büyük kayalar bıraktı. | |||
| lend | lent | lent | ödünç vermek |
|
The museum lent the fossil to a university for research. Müze fosili araştırma için bir üniversiteye ödünç verdi. borrow (ödünç almak) düzenlidir. | |||
| let | let | let | izin vermek, bırakmak |
|
The researchers let the solution cool to room temperature. Araştırmacılar çözeltiyi oda sıcaklığına kadar soğumaya bıraktı. | |||
| lie | lay | lain | uzanmak; bulunmak, yer almak |
|
The fossil had lain under the ice for thousands of years. Fosil binlerce yıl buzun altında kalmıştı. "Yalan söylemek" anlamında düzenlidir: lie – lied – lied. lay – laid – laid (koymak) ile karıştırmayın. | |||
| light | lit / lighted | lit / lighted | yakmak; aydınlatmak |
|
The laboratory was lit by ultraviolet lamps. Laboratuvar morötesi lambalarla aydınlatıldı. "lit" daha yaygındır. | |||
| lose | lost | lost | kaybetmek |
|
The glacier has lost half of its ice. Buzul buzunun yarısını kaybetti. | |||
| make | made | made | yapmak, üretmek |
|
The first vaccine was made from cowpox. İlk aşı sığır çiçeğinden yapıldı. | |||
| mean | meant | meant | anlamına gelmek; kastetmek |
|
The small sample meant that the results were less reliable. Örneklemin küçük olması sonuçların daha az güvenilir olması demekti. | |||
| meet | met | met | karşılaşmak, buluşmak; (koşulu) karşılamak |
|
All the samples met the safety standards. Örneklerin hepsi güvenlik standartlarını karşıladı. | |||
| mislead | misled | misled | yanıltmak |
|
The early results misled many researchers. İlk sonuçlar birçok araştırmacıyı yanılttı. | |||
| overcome | overcame | overcome | üstesinden gelmek, aşmak |
|
Engineers have overcome many technical problems. Mühendisler birçok teknik sorunun üstesinden geldi. | |||
| overtake | overtook | overtaken | geçmek, geride bırakmak |
|
In some countries, solar power has overtaken coal. Bazı ülkelerde güneş enerjisi kömürü geride bıraktı. | |||
| pay | paid | paid | ödemek |
|
The volunteers were paid for their time. Gönüllülere harcadıkları zaman için ödeme yapıldı. "payed" yanlıştır. | |||
| prove | proved | proven / proved | kanıtlamak; …olduğu ortaya çıkmak |
|
The new method has proved very effective. Yeni yöntemin çok etkili olduğu ortaya çıktı. "proven" daha çok sıfat olarak kullanılır: a proven method (kanıtlanmış yöntem). | |||
| put | put | put | koymak |
|
The samples were put into a freezer at −80 °C. Örnekler −80 °C'lik bir dondurucuya konuldu. | |||
| quit | quit | quit | bırakmak (bir alışkanlığı, işi) |
|
Half of the participants had quit smoking before the study began. Katılımcıların yarısı çalışma başlamadan önce sigarayı bırakmıştı. "quitted" Amerikan İngilizcesinde nadiren görülür. | |||
| read | read | read | okumak |
|
The X-ray images were read by two independent radiologists. Röntgen görüntüleri iki bağımsız radyolog tarafından okundu. Yazılışı aynı, okunuşu farklı: read /riːd/ – read /red/ – read /red/. | |||
| ride | rode | ridden | (at, bisiklet, araç) binmek |
|
The astronauts rode a rocket to the space station. Astronotlar bir roketle uzay istasyonuna gitti. | |||
| ring | rang | rung | (zil, telefon) çalmak |
|
The alarm rang when the temperature rose too high. Sıcaklık fazla yükselince alarm çaldı. "Halka içine almak" anlamında düzenlidir: ring – ringed – ringed. | |||
| rise | rose | risen | yükselmek, artmak |
|
Global temperatures have risen by about 1.1 °C. Küresel sıcaklıklar yaklaşık 1,1 °C yükseldi. rise nesne almaz (Prices rose). Nesne alan raise (yükseltmek) düzenlidir: raise – raised – raised. | |||
| run | ran | run | koşmak; çalışmak, işletmek; (deney) yürütmek |
|
The experiment was run three times. Deney üç kez yürütüldü. | |||
| say | said | said | söylemek |
|
The researchers said that the results were promising. Araştırmacılar sonuçların umut verici olduğunu söyledi. | |||
| see | saw | seen | görmek |
|
The comet can be seen without a telescope. Kuyruklu yıldız teleskopsuz görülebilir. | |||
| seek | sought | sought | aramak, peşinde olmak |
|
Scientists have long sought a cure for Alzheimer's disease. Bilim insanları uzun zamandır Alzheimer hastalığına çare arıyor. | |||
| sell | sold | sold | satmak |
|
Millions of electric cars were sold last year. Geçen yıl milyonlarca elektrikli araç satıldı. | |||
| send | sent | sent | göndermek |
|
The probe sent images of Jupiter back to Earth. Sonda Jüpiter'in görüntülerini Dünya'ya gönderdi. | |||
| set | set | set | koymak, kurmak, ayarlamak |
|
The thermostat was set to 37 °C. Termostat 37 °C'ye ayarlandı. sit (oturmak) ile karıştırmayın: set nesne alır, sit almaz. | |||
| shake | shook | shaken | sallamak, sarsmak; titremek |
|
The building was shaken by a strong earthquake. Bina güçlü bir depremle sarsıldı. | |||
| shed | shed | shed | dökmek, atmak; (ışık) tutmak |
|
New fossils have shed light on the evolution of birds. Yeni fosiller kuşların evrimine ışık tuttu. shed light on: …e ışık tutmak, …i aydınlatmak. | |||
| shine | shone | shone | parlamak, ışık saçmak |
|
The Sun has shone for about 4.6 billion years. Güneş yaklaşık 4,6 milyar yıldır parlıyor. "Parlatmak" anlamında düzenlidir: shine – shined – shined. | |||
| shoot | shot | shot | ateş etmek; (fotoğraf, film) çekmek |
|
The images were shot with a high-speed camera. Görüntüler yüksek hızlı bir kamerayla çekildi. | |||
| show | showed | shown | göstermek |
|
Studies have shown that exercise improves memory. Çalışmalar egzersizin belleği güçlendirdiğini göstermiştir. 3. hâl olarak "showed" çok nadirdir; "shown" kullanın. | |||
| shrink | shrank | shrunk | küçülmek, daralmak |
|
The Aral Sea has shrunk to a fraction of its original size. Aral Gölü ilk boyutunun küçük bir bölümüne kadar küçüldü. | |||
| shut | shut | shut | kapatmak, kapanmak |
|
The reactor was shut down after the earthquake. Reaktör depremden sonra kapatıldı. shut down: (tesisi, cihazı) kapatmak. | |||
| sing | sang | sung | şarkı söylemek; (kuş) ötmek |
|
The birds sang loudly at dawn. Kuşlar şafakta yüksek sesle öttü. | |||
| sink | sank | sunk | batmak |
|
The Titanic sank in 1912. Titanik 1912'de battı. | |||
| sit | sat | sat | oturmak |
|
The participants sat in a quiet room during the test. Katılımcılar test sırasında sessiz bir odada oturdu. set (koymak) ile karıştırmayın: sit nesne almaz. | |||
| sleep | slept | slept | uyumak |
|
The participants slept in the laboratory for three nights. Katılımcılar üç gece laboratuvarda uyudu. | |||
| slide | slid | slid | kaymak |
|
The rocks slid down the slope after the heavy rain. Şiddetli yağmurdan sonra kayalar yamaçtan aşağı kaydı. | |||
| sow | sowed | sown / sowed | (tohum) ekmek |
|
The seeds were sown in early spring. Tohumlar ilkbaharın başında ekildi. sew – sewed – sewn (dikiş dikmek) ile karıştırmayın. | |||
| speak | spoke | spoken | konuşmak |
|
English is spoken at most international science conferences. Uluslararası bilim konferanslarının çoğunda İngilizce konuşulur. | |||
| spend | spent | spent | harcamak; (zaman) geçirmek |
|
The team spent ten years on the project. Ekip projeye on yıl harcadı. | |||
| spill | spilled / spilt | spilled / spilt | dökmek; dökülmek |
|
Millions of litres of oil were spilled into the sea. Denize milyonlarca litre petrol döküldü. "spilt" daha çok İngiliz İngilizcesinde kullanılır. | |||
| spin | spun | spun | dönmek, döndürmek |
|
The blood samples were spun in a centrifuge. Kan örnekleri bir santrifüjde döndürüldü. | |||
| split | split | split | bölmek, ayırmak; bölünmek |
|
The participants were split into two groups. Katılımcılar iki gruba ayrıldı. | |||
| spread | spread | spread | yayılmak, yaymak |
|
The virus has spread to more than 40 countries. Virüs 40'tan fazla ülkeye yayıldı. | |||
| spring | sprang | sprung | fırlamak, sıçramak; (spring up) birden ortaya çıkmak |
|
New towns sprang up near the mines. Madenlerin yakınında yeni kasabalar birden ortaya çıktı. | |||
| stand | stood | stood | ayakta durmak; dayanmak |
|
The bridge has stood for more than two hundred years. Köprü iki yüz yılı aşkın süredir ayakta duruyor. | |||
| stick | stuck | stuck | yapışmak, yapıştırmak; takılıp kalmak |
|
The bacteria stuck to the inner surface of the tube. Bakteriler tüpün iç yüzeyine yapıştı. | |||
| sting | stung | stung | (arı, böcek) sokmak |
|
One of the researchers was stung by a bee. Araştırmacılardan birini bir arı soktu. | |||
| stink | stank | stunk | kötü kokmak |
|
The water stank because of the rotting algae. Su, çürüyen algler yüzünden kötü kokuyordu. | |||
| strike | struck | struck | çarpmak, vurmak; (afet, hastalık) baş göstermek |
|
The earthquake struck at 4 a.m. Deprem sabah 4'te meydana geldi. | |||
| strive | strove / strived | striven / strived | çabalamak, uğraşmak |
|
Scientists have striven for decades to make vaccines safer. Bilim insanları aşıları daha güvenli hâle getirmek için onlarca yıldır çabalıyor. | |||
| swell | swelled | swollen / swelled | şişmek |
|
The patient's ankle had swollen after the injury. Hastanın ayak bileği yaralanmadan sonra şişmişti. "swollen" daha çok sıfat olarak kullanılır: a swollen ankle (şişmiş ayak bileği). | |||
| swim | swam | swum | yüzmek |
|
The tagged whale swam thousands of kilometres. İşaretlenen balina binlerce kilometre yüzdü. | |||
| take | took | taken | almak; (süre) sürmek |
|
Blood samples were taken from 200 patients. 200 hastadan kan örneği alındı. | |||
| teach | taught | taught | öğretmek |
|
The students were taught how to use the microscope. Öğrencilere mikroskobun nasıl kullanılacağı öğretildi. "Öğrenmek" learn'dür. | |||
| tear | tore | torn | yırtmak; yırtılmak |
|
The athlete's muscle was torn during the race. Sporcunun kası yarış sırasında yırtıldı. Bu fiil /teə/ okunur; tear /tɪə/ (gözyaşı) ayrı bir isimdir. | |||
| tell | told | told | anlatmak, söylemek |
|
The patients were told about the possible risks. Hastalara olası riskler anlatıldı. | |||
| think | thought | thought | düşünmek |
|
Malaria was once thought to be caused by bad air. Sıtmanın bir zamanlar kötü havadan kaynaklandığı düşünülüyordu. thought aynı zamanda "düşünce" anlamında bir isimdir. | |||
| throw | threw | thrown | atmak, fırlatmak |
|
Huge amounts of ash were thrown into the atmosphere. Atmosfere muazzam miktarda kül fırlatıldı. | |||
| undergo | underwent | undergone | geçirmek, maruz kalmak (değişim, ameliyat) |
|
The patients underwent surgery in the same week. Hastalar aynı hafta ameliyat oldu. | |||
| understand | understood | understood | anlamak |
|
The causes of the disease are still not fully understood. Hastalığın nedenleri hâlâ tam olarak anlaşılmamıştır. | |||
| undertake | undertook | undertaken | üstlenmek; (araştırma) yürütmek |
|
The study was undertaken by a team of 20 researchers. Çalışma 20 kişilik bir araştırma ekibi tarafından yürütüldü. | |||
| uphold | upheld | upheld | desteklemek, korumak; (kararı) onamak |
|
The court upheld the ban on the pesticide. Mahkeme tarım ilacı yasağını onadı. | |||
| wake | woke | woken | uyanmak; uyandırmak |
|
The patients were woken every two hours. Hastalar her iki saatte bir uyandırıldı. | |||
| wear | wore | worn | giymek, takmak; aşınmak (wear away) |
|
The rocks have been worn away by wind and water. Kayalar rüzgâr ve su tarafından aşındırılmıştır. wear away: aşındırmak, aşınmak. | |||
| weave | wove | woven | dokumak, örmek |
|
The spider's web was woven in less than an hour. Örümcek ağı bir saatten kısa sürede örüldü. | |||
| win | won | won | kazanmak |
|
Marie Curie won two Nobel Prizes. Marie Curie iki Nobel Ödülü kazandı. | |||
| wind | wound | wound | sarmak; (yol, nehir) kıvrılmak |
|
The copper wire was wound around an iron core. Bakır tel bir demir çekirdeğin etrafına sarıldı. Bu fiil /waɪnd/ okunur. wound /wuːnd/ (yara; yaralamak) ayrı ve düzenli bir kelimedir. | |||
| withdraw | withdrew | withdrawn | geri çekmek; (ilacı) piyasadan çekmek |
|
The drug was withdrawn because of its side effects. İlaç yan etkileri nedeniyle piyasadan çekildi. | |||
| withstand | withstood | withstood | dayanmak, direnmek |
|
The building withstood the strong earthquake. Bina güçlü depreme dayandı. | |||
| write | wrote | written | yazmak |
|
The report was written by an international team. Rapor uluslararası bir ekip tarafından yazıldı. | |||
Düzensiz fiil nedir?
İngilizcede fiillerin çoğu geçmiş zaman (2. hâl) ve 3. hâlde -ed eki alır: observe – observed – observed. Bunlara düzenli fiil (regular verb) denir. Düzensiz fiiller (irregular verbs) ise bu kurala uymaz ve biçim değiştirir: write – wrote – written, take – took – taken. Hâlleri kurala bağlı olmadığı için tek tek öğrenilir; iyi haber şu ki en sık kullanılan fiillerin çoğu bu listededir.
V1, V2 ve V3 nerede kullanılır? Örnek cümleler
Bir fiilin üç hâlini bilmek, cümlenin hangi zamanda olduğunu ve öznenin işi yapan mı yoksa işten etkilenen mi olduğunu anlamanın anahtarıdır.
Green plants take in carbon dioxide and give off oxygen.
Yeşil bitkiler karbondioksit alır ve oksijen verir.
Marie Curie won the Nobel Prize twice, in 1903 and in 1911.
Marie Curie Nobel Ödülü'nü iki kez, 1903'te ve 1911'de kazandı.
Many studies have shown that regular exercise lowers blood pressure.
Pek çok çalışma düzenli egzersizin kan basıncını düşürdüğünü göstermiştir.
By the time the dinosaurs died out, flowering plants had already spread across the continents.
Dinozorların nesli tükendiğinde çiçekli bitkiler kıtalara çoktan yayılmıştı.
The samples were kept at −80 °C until they were sent to the laboratory.
Örnekler laboratuvara gönderilene kadar −80 °C'de saklandı.
The dinosaurs may have been wiped out by a huge asteroid.
Dinozorların nesli dev bir asteroit yüzünden tükenmiş olabilir.
Data taken from forty hospitals were analysed by the team.
Kırk hastaneden alınan veriler ekip tarafından incelendi.
Sık karıştırılan düzensiz fiiller
Bazı fiiller birbirine çok benzer; biri düzensiz, öbürü düzenlidir ya da biri nesne alır, öbürü almaz. Sınavda çeldirici olarak sık kullanılırlar.
Global sea levels have risen by more than 20 cm since 1900.
The results raised new questions about the treatment.
Most of an iceberg lies below the surface of the water.
Sea turtles lay their eggs on sandy beaches.
The researchers found traces of plastic in the fish.
The Royal Society was founded in London in 1660.
Temperatures fell sharply after sunset.
Millions of trees are felled every year for timber.
Düzensiz fiilleri kalıplarına göre öğrenin
Düzensiz fiiller tamamen rastgele değildir; çoğu dört kalıptan birine uyar. Aynı kalıptaki fiilleri birlikte çalışmak ezberi kolaylaştırır. Yukarıdaki listede kalıp düğmeleriyle bu grupları ayrı ayrı görebilirsiniz.
- Üç hâli aynı (18 fiil): Üç hâli de aynı yazılır. cut – cut – cut
- 2. ve 3. hâli aynı (60 fiil): Geçmiş zaman ve 3. hâl aynıdır. find – found – found
- 1. ve 3. hâli aynı (4 fiil): Yalnızca geçmiş zaman hâli değişir. become – became – become
- Üç hâli farklı (56 fiil): Her hâl ayrı öğrenilir. write – wrote – written
Sık sorulan sorular
Düzensiz fiil (irregular verb) nedir?
Geçmiş zaman (2. hâl) ve 3. hâli -ed ekiyle yapılmayan fiillerdir. Düzenli fiil observe – observed – observed diye çekilirken düzensiz fiil write – wrote – written gibi biçim değiştirir. Bu hâller kurala bağlı olmadığı için tek tek öğrenilir.
V1, V2 ve V3 ne demek?
V1 fiilin yalın hâlidir (take), geniş ve gelecek zamanda, kiplerden (can, may, must) sonra kullanılır. V2 geçmiş zaman hâlidir (took). V3 ise 3. hâldir (taken): have/has/had ile perfect zamanlarda ve be ile edilgen (passive) yapıda kullanılır.
İngilizcede kaç düzensiz fiil var?
Sözlüklerde 200'ü aşkın düzensiz fiil bulunur, ancak bunların bir kısmı çok seyrek kullanılır. Bu listede akademik metinlerde ve YÖKDİL Fen sorularında karşılaşacağınız 138 fiil var.
Düzensiz fiiller nasıl kolay ezberlenir?
Fiilleri kalıplarına göre gruplayın (cut – cut – cut, find – found – found gibi), her fiili bir örnek cümleyle öğrenin ve aralıklı tekrar yapın. Akademidil'deki Düzensiz Fiiller setinde fiiller bu kalıplara göre sıralıdır ve unutmaya başladığınız fiiller size yeniden sorulur.
YÖKDİL'de düzensiz fiiller neden önemli?
Fen metinlerinde edilgen yapı (The samples were taken…) ve present perfect (Studies have shown…) çok sık geçer; ikisi de fiilin 3. hâliyle kurulur. 3. hâli tanıyamayan aday cümlenin öznesini ve zamanını yanlış anlayabilir.