Tüm kelime, okuma ve gramer çalışmaları 2027/1 YÖKDİL sınavına kadar ücretsiz. Hemen hesap aç →

İngilizce Düzensiz Fiiller Listesi

138 düzensiz fiilin 1., 2. ve 3. hâli (V1, V2, V3), Türkçe anlamı ve YÖKDİL Fen tarzında örnek cümlesi tek sayfada. Aradığınız fiili İngilizce (go, went, gone) ya da Türkçe (gitmek) yazarak hemen bulun.

İngilizce düzensiz fiiller: üç hâli, Türkçe anlamı ve örnek cümle
1. hâl V12. hâl V23. hâl V3Türkçe anlamı
arise arose arisen ortaya çıkmak, doğmak

New problems have arisen since the start of the project.

Projenin başından bu yana yeni sorunlar ortaya çıktı.

arise nesne almaz; rise (yükselmek) ile karıştırmayın.

awake awoke awoken uyanmak; uyandırmak

The patient awoke two hours after the operation.

Hasta ameliyattan iki saat sonra uyandı.

be was / were been olmak

The results have been published in a medical journal.

Sonuçlar bir tıp dergisinde yayımlandı.

was: I / he / she / it ve tekil öznelerle; were: we / you / they ve çoğul öznelerle.

bear bore borne / born taşımak; katlanmak; doğurmak

Malaria is a mosquito-borne disease.

Sıtma sivrisinekle bulaşan bir hastalıktır.

"borne" taşınmış demektir (water-borne: su yoluyla bulaşan). "born" yalnızca "doğmak" anlamında kullanılır: be born.

beat beat beaten yenmek, dövmek; (kalp) atmak

By the age of 80, the human heart has beaten about three billion times.

İnsan kalbi 80 yaşına kadar yaklaşık üç milyar kez atmış olur.

become became become olmak, hâline gelmek

Antibiotic resistance has become a global problem.

Antibiyotik direnci küresel bir sorun hâline geldi.

begin began begun başlamak

The Industrial Revolution began in Britain.

Sanayi Devrimi İngiltere'de başladı.

bend bent bent bükmek, eğmek; kırmak (ışığı)

Light is bent when it passes from air into water.

Işık havadan suya geçerken kırılır.

bet bet bet bahse girmek, iddiaya girmek

Some researchers bet that the first signs of life outside Earth would be found on Mars.

Bazı araştırmacılar Dünya dışındaki ilk yaşam izlerinin Mars'ta bulunacağına dair iddiaya girdi.

bid bid bid teklif vermek (ihale, açık artırma)

Three companies bid for the contract to build the new research station.

Üç şirket yeni araştırma istasyonunu inşa etme sözleşmesi için teklif verdi.

Eski "emretmek" anlamı (bid – bade – bidden) bugün neredeyse hiç kullanılmaz.

bind bound bound bağlamak; (kimya) bağlanmak

Most of the drug is bound to proteins in the blood.

İlacın büyük kısmı kandaki proteinlere bağlanır.

"be bound to" kalıbı "…mesi kaçınılmaz" anlamına da gelir.

bite bit bitten ısırmak; (böcek) sokmak

The patient had been bitten by an infected mosquito.

Hastayı enfekte bir sivrisinek sokmuştu.

blow blew blown esmek; üflemek; (rüzgârla) taşımak

Dust from the Sahara is blown across the Atlantic.

Sahra'dan gelen toz Atlas Okyanusu'nun öbür yakasına taşınır.

break broke broken kırmak, kırılmak; bozmak

Global temperatures broke records last summer.

Küresel sıcaklıklar geçen yaz rekor kırdı.

break a record: rekor kırmak; break down: parçalamak, ayrışmak.

breed bred bred üremek; (hayvan, bitki) yetiştirmek

The mosquitoes were bred in the laboratory.

Sivrisinekler laboratuvarda üretildi.

bring brought brought getirmek

Vaccines have brought many deadly diseases under control.

Aşılar birçok ölümcül hastalığı kontrol altına aldı.

bring under control: kontrol altına almak.

broadcast broadcast broadcast yayımlamak (radyo, televizyon)

The first images of the Moon landing were broadcast live in 1969.

Ay'a inişin ilk görüntüleri 1969'da canlı yayımlandı.

"broadcasted" biçimi de görülür ama standart değildir.

build built built inşa etmek, kurmak

The Large Hadron Collider was built near Geneva.

Büyük Hadron Çarpıştırıcısı Cenevre yakınında inşa edildi.

burn burned / burnt burned / burnt yakmak; yanmak

Large areas of the Amazon rainforest burned in 2019.

2019'da Amazon yağmur ormanlarının geniş alanları yandı.

"burnt" daha çok İngiliz İngilizcesinde kullanılır.

burst burst burst patlamak, yarılmak

The blood vessel burst because of the high pressure.

Yüksek basınç yüzünden kan damarı yırtıldı.

"bursted" yanlıştır.

buy bought bought satın almak

The university bought a new electron microscope.

Üniversite yeni bir elektron mikroskobu satın aldı.

catch caught caught yakalamak; (hastalık) kapmak

The fish were caught in the North Sea.

Balıklar Kuzey Denizi'nde yakalandı.

choose chose chosen seçmek

The participants were chosen at random.

Katılımcılar rastgele seçildi.

come came come gelmek

The first warning came from satellite data.

İlk uyarı uydu verilerinden geldi.

cost cost cost …e mal olmak, (fiyatı) tutmak

The space telescope cost about ten billion dollars.

Uzay teleskobu yaklaşık on milyar dolara mal oldu.

"Maliyetini hesaplamak" anlamında düzenlidir: cost – costed – costed.

creep crept crept sürünmek; yavaşça ilerlemek

The glacier crept forward a few metres each year.

Buzul her yıl birkaç metre yavaşça ilerledi.

cut cut cut kesmek; azaltmak

Many countries have cut their carbon emissions since 1990.

Birçok ülke 1990'dan bu yana karbon emisyonlarını azalttı.

deal dealt dealt ilgilenmek, ele almak (deal with)

The second chapter dealt with the effects of radiation.

İkinci bölüm radyasyonun etkilerini ele aldı.

Fen metinlerinde çoğunlukla "deal with" (…i ele almak, …ile uğraşmak) olarak geçer.

dig dug dug kazmak

The fossils were dug out of the rock by hand.

Fosiller kayadan elle kazılarak çıkarıldı.

do did done yapmak

Much research has been done on this topic.

Bu konuda çok araştırma yapılmıştır.

draw drew drawn çizmek; çekmek; (sonuç) çıkarmak

No firm conclusions can be drawn from such a small sample.

Bu kadar küçük bir örneklemden kesin sonuç çıkarılamaz.

draw a conclusion: sonuç çıkarmak.

dream dreamed / dreamt dreamed / dreamt rüya görmek; hayal etmek

Early scientists dreamed of travelling to the Moon.

İlk bilim insanları Ay'a yolculuk etmeyi hayal etti.

"dreamt" daha çok İngiliz İngilizcesinde kullanılır.

drink drank drunk içmek

The participants drank two litres of water a day.

Katılımcılar günde iki litre su içti.

drive drove driven sürmek; harekete geçirmek, yönlendirmek

Recent warming has been driven mainly by greenhouse gas emissions.

Son dönemdeki ısınma esas olarak sera gazı emisyonlarından kaynaklanmıştır.

be driven by: …in etkisiyle olmak, …den kaynaklanmak.

eat ate eaten yemek

The seeds were eaten by birds.

Tohumlar kuşlar tarafından yendi.

fall fell fallen düşmek; azalmak

The number of cases has fallen sharply.

Vaka sayısı keskin bir şekilde düştü.

fell (düşmek'in 2. hâli) ile fell – felled – felled (ağaç kesmek) farklı fiillerdir.

feed fed fed beslemek; beslenmek

The mice were fed a high-fat diet.

Farelere yüksek yağlı bir diyet verildi.

feel felt felt hissetmek

The earthquake was felt in three countries.

Deprem üç ülkede hissedildi.

fight fought fought savaşmak, mücadele etmek

White blood cells fought the infection.

Beyaz kan hücreleri enfeksiyonla savaştı.

find found found bulmak

The study found a link between sleep and memory.

Çalışma uyku ile bellek arasında bir bağlantı buldu.

found (bulmak'ın 2. ve 3. hâli) ile found – founded – founded (kurmak) farklı fiillerdir.

flee fled fled kaçmak

Thousands of people fled the area before the eruption.

Patlamadan önce binlerce kişi bölgeden kaçtı.

fly – flew – flown (uçmak) ile karıştırmayın.

fly flew flown uçmak

The New Horizons spacecraft flew past Pluto in 2015.

New Horizons uzay aracı 2015'te Plüton'un yanından geçti.

flee – fled – fled (kaçmak) ile karıştırmayın.

forbid forbade forbidden yasaklamak

The use of DDT is forbidden in many countries.

DDT kullanımı birçok ülkede yasaktır.

forecast forecast / forecasted forecast / forecasted tahmin etmek, öngörmek (hava, iklim)

Some climate models have forecast a rise of more than 2 °C by 2100.

Bazı iklim modelleri 2100'e kadar 2 °C'den fazla bir artış öngörmüştür.

İki biçim de doğrudur; "forecast" daha yaygındır.

foresee foresaw foreseen öngörmek

Few scientists had foreseen how quickly the Arctic ice would melt.

Kuzey Kutbu buzlarının ne kadar hızlı eriyeceğini çok az bilim insanı öngörmüştü.

forget forgot forgotten unutmak

Information that is not repeated is quickly forgotten.

Tekrar edilmeyen bilgi çabuk unutulur.

forgive forgave forgiven affetmek

He forgave his colleague for the mistake in the report.

Meslektaşını rapordaki hata için affetti.

freeze froze frozen donmak; dondurmak

The samples were frozen at −80 °C.

Örnekler −80 °C'de donduruldu.

get got got / gotten almak, elde etmek; olmak, hâle gelmek

The patient's condition has got worse overnight.

Hastanın durumu gece boyunca kötüleşti.

"gotten" Amerikan İngilizcesidir; İngiliz İngilizcesinde 3. hâl "got"tur.

give gave given vermek

The patients were given a placebo.

Hastalara plasebo verildi.

go went gone gitmek

The volcano went quiet after the eruption.

Yanardağ patlamadan sonra sessizleşti.

has gone: gitti ve hâlâ orada; has been: gidip döndü.

grind ground ground öğütmek

The rock samples were ground into a fine powder.

Kaya örnekleri öğütülerek ince bir toz hâline getirildi.

ground ayrıca "yer, zemin" anlamında bir isimdir.

grow grew grown büyümek, artmak; yetiştirmek

The cells were grown in a culture dish.

Hücreler bir kültür kabında üretildi.

hang hung hung asmak; asılı durmak

The thermometer was hung on the north wall.

Termometre kuzey duvarına asıldı.

"İdam etmek" anlamında düzenlidir: hang – hanged – hanged.

have had had sahip olmak

The patient had a high fever.

Hastanın yüksek ateşi vardı.

hear heard heard duymak

The explosion was heard ten kilometres away.

Patlama on kilometre öteden duyuldu.

hide hid hidden saklamak, gizlemek; saklanmak

Many species remain hidden in the deep ocean.

Birçok tür derin okyanusta gizli kalmaya devam ediyor.

hit hit hit vurmak, çarpmak

A large asteroid hit the Earth about 66 million years ago.

Yaklaşık 66 milyon yıl önce büyük bir asteroit Dünya'ya çarptı.

hold held held tutmak; (toplantı) düzenlemek

The conference was held in Geneva.

Konferans Cenevre'de düzenlendi.

hurt hurt hurt incitmek, acıtmak; zarar vermek

The long drought has hurt crop production across the region.

Uzun kuraklık bölge genelinde ürün üretimine zarar verdi.

"Yaralanmak" için get hurt kullanılır.

keep kept kept tutmak, korumak, sürdürmek

The samples were kept at 4 °C.

Örnekler 4 °C'de tutuldu.

know knew known bilmek

Little is known about the deep ocean floor.

Derin okyanus tabanı hakkında çok az şey bilinmektedir.

lay laid laid koymak, sermek; (yumurta) bırakmak

Sea turtles have laid their eggs on this beach for centuries.

Deniz kaplumbağaları yüzyıllardır bu plaja yumurta bırakıyor.

lay nesne alır (Turtles lay eggs). Nesne almayan lie (uzanmak) ile karıştırmayın; lie'ın 2. hâli de "lay"dir.

lead led led yol açmak (lead to); yönetmek, götürmek

Deforestation has led to soil erosion.

Ormansızlaşma toprak erozyonuna yol açtı.

lead /led/ (kurşun elementi) ayrı bir isimdir.

learn learned / learnt learned / learnt öğrenmek

Scientists have learned a great deal from these fossils.

Bilim insanları bu fosillerden çok şey öğrendi.

"Öğretmek" teach – taught – taught'tur. "learnt" daha çok İngiliz İngilizcesinde kullanılır.

leave left left ayrılmak; bırakmak

The glaciers left large rocks behind.

Buzullar geride büyük kayalar bıraktı.

lend lent lent ödünç vermek

The museum lent the fossil to a university for research.

Müze fosili araştırma için bir üniversiteye ödünç verdi.

borrow (ödünç almak) düzenlidir.

let let let izin vermek, bırakmak

The researchers let the solution cool to room temperature.

Araştırmacılar çözeltiyi oda sıcaklığına kadar soğumaya bıraktı.

lie lay lain uzanmak; bulunmak, yer almak

The fossil had lain under the ice for thousands of years.

Fosil binlerce yıl buzun altında kalmıştı.

"Yalan söylemek" anlamında düzenlidir: lie – lied – lied. lay – laid – laid (koymak) ile karıştırmayın.

light lit / lighted lit / lighted yakmak; aydınlatmak

The laboratory was lit by ultraviolet lamps.

Laboratuvar morötesi lambalarla aydınlatıldı.

"lit" daha yaygındır.

lose lost lost kaybetmek

The glacier has lost half of its ice.

Buzul buzunun yarısını kaybetti.

make made made yapmak, üretmek

The first vaccine was made from cowpox.

İlk aşı sığır çiçeğinden yapıldı.

mean meant meant anlamına gelmek; kastetmek

The small sample meant that the results were less reliable.

Örneklemin küçük olması sonuçların daha az güvenilir olması demekti.

meet met met karşılaşmak, buluşmak; (koşulu) karşılamak

All the samples met the safety standards.

Örneklerin hepsi güvenlik standartlarını karşıladı.

mislead misled misled yanıltmak

The early results misled many researchers.

İlk sonuçlar birçok araştırmacıyı yanılttı.

overcome overcame overcome üstesinden gelmek, aşmak

Engineers have overcome many technical problems.

Mühendisler birçok teknik sorunun üstesinden geldi.

overtake overtook overtaken geçmek, geride bırakmak

In some countries, solar power has overtaken coal.

Bazı ülkelerde güneş enerjisi kömürü geride bıraktı.

pay paid paid ödemek

The volunteers were paid for their time.

Gönüllülere harcadıkları zaman için ödeme yapıldı.

"payed" yanlıştır.

prove proved proven / proved kanıtlamak; …olduğu ortaya çıkmak

The new method has proved very effective.

Yeni yöntemin çok etkili olduğu ortaya çıktı.

"proven" daha çok sıfat olarak kullanılır: a proven method (kanıtlanmış yöntem).

put put put koymak

The samples were put into a freezer at −80 °C.

Örnekler −80 °C'lik bir dondurucuya konuldu.

quit quit quit bırakmak (bir alışkanlığı, işi)

Half of the participants had quit smoking before the study began.

Katılımcıların yarısı çalışma başlamadan önce sigarayı bırakmıştı.

"quitted" Amerikan İngilizcesinde nadiren görülür.

read read read okumak

The X-ray images were read by two independent radiologists.

Röntgen görüntüleri iki bağımsız radyolog tarafından okundu.

Yazılışı aynı, okunuşu farklı: read /riːd/ – read /red/ – read /red/.

ride rode ridden (at, bisiklet, araç) binmek

The astronauts rode a rocket to the space station.

Astronotlar bir roketle uzay istasyonuna gitti.

ring rang rung (zil, telefon) çalmak

The alarm rang when the temperature rose too high.

Sıcaklık fazla yükselince alarm çaldı.

"Halka içine almak" anlamında düzenlidir: ring – ringed – ringed.

rise rose risen yükselmek, artmak

Global temperatures have risen by about 1.1 °C.

Küresel sıcaklıklar yaklaşık 1,1 °C yükseldi.

rise nesne almaz (Prices rose). Nesne alan raise (yükseltmek) düzenlidir: raise – raised – raised.

run ran run koşmak; çalışmak, işletmek; (deney) yürütmek

The experiment was run three times.

Deney üç kez yürütüldü.

say said said söylemek

The researchers said that the results were promising.

Araştırmacılar sonuçların umut verici olduğunu söyledi.

see saw seen görmek

The comet can be seen without a telescope.

Kuyruklu yıldız teleskopsuz görülebilir.

seek sought sought aramak, peşinde olmak

Scientists have long sought a cure for Alzheimer's disease.

Bilim insanları uzun zamandır Alzheimer hastalığına çare arıyor.

sell sold sold satmak

Millions of electric cars were sold last year.

Geçen yıl milyonlarca elektrikli araç satıldı.

send sent sent göndermek

The probe sent images of Jupiter back to Earth.

Sonda Jüpiter'in görüntülerini Dünya'ya gönderdi.

set set set koymak, kurmak, ayarlamak

The thermostat was set to 37 °C.

Termostat 37 °C'ye ayarlandı.

sit (oturmak) ile karıştırmayın: set nesne alır, sit almaz.

shake shook shaken sallamak, sarsmak; titremek

The building was shaken by a strong earthquake.

Bina güçlü bir depremle sarsıldı.

shed shed shed dökmek, atmak; (ışık) tutmak

New fossils have shed light on the evolution of birds.

Yeni fosiller kuşların evrimine ışık tuttu.

shed light on: …e ışık tutmak, …i aydınlatmak.

shine shone shone parlamak, ışık saçmak

The Sun has shone for about 4.6 billion years.

Güneş yaklaşık 4,6 milyar yıldır parlıyor.

"Parlatmak" anlamında düzenlidir: shine – shined – shined.

shoot shot shot ateş etmek; (fotoğraf, film) çekmek

The images were shot with a high-speed camera.

Görüntüler yüksek hızlı bir kamerayla çekildi.

show showed shown göstermek

Studies have shown that exercise improves memory.

Çalışmalar egzersizin belleği güçlendirdiğini göstermiştir.

3. hâl olarak "showed" çok nadirdir; "shown" kullanın.

shrink shrank shrunk küçülmek, daralmak

The Aral Sea has shrunk to a fraction of its original size.

Aral Gölü ilk boyutunun küçük bir bölümüne kadar küçüldü.

shut shut shut kapatmak, kapanmak

The reactor was shut down after the earthquake.

Reaktör depremden sonra kapatıldı.

shut down: (tesisi, cihazı) kapatmak.

sing sang sung şarkı söylemek; (kuş) ötmek

The birds sang loudly at dawn.

Kuşlar şafakta yüksek sesle öttü.

sink sank sunk batmak

The Titanic sank in 1912.

Titanik 1912'de battı.

sit sat sat oturmak

The participants sat in a quiet room during the test.

Katılımcılar test sırasında sessiz bir odada oturdu.

set (koymak) ile karıştırmayın: sit nesne almaz.

sleep slept slept uyumak

The participants slept in the laboratory for three nights.

Katılımcılar üç gece laboratuvarda uyudu.

slide slid slid kaymak

The rocks slid down the slope after the heavy rain.

Şiddetli yağmurdan sonra kayalar yamaçtan aşağı kaydı.

sow sowed sown / sowed (tohum) ekmek

The seeds were sown in early spring.

Tohumlar ilkbaharın başında ekildi.

sew – sewed – sewn (dikiş dikmek) ile karıştırmayın.

speak spoke spoken konuşmak

English is spoken at most international science conferences.

Uluslararası bilim konferanslarının çoğunda İngilizce konuşulur.

spend spent spent harcamak; (zaman) geçirmek

The team spent ten years on the project.

Ekip projeye on yıl harcadı.

spill spilled / spilt spilled / spilt dökmek; dökülmek

Millions of litres of oil were spilled into the sea.

Denize milyonlarca litre petrol döküldü.

"spilt" daha çok İngiliz İngilizcesinde kullanılır.

spin spun spun dönmek, döndürmek

The blood samples were spun in a centrifuge.

Kan örnekleri bir santrifüjde döndürüldü.

split split split bölmek, ayırmak; bölünmek

The participants were split into two groups.

Katılımcılar iki gruba ayrıldı.

spread spread spread yayılmak, yaymak

The virus has spread to more than 40 countries.

Virüs 40'tan fazla ülkeye yayıldı.

spring sprang sprung fırlamak, sıçramak; (spring up) birden ortaya çıkmak

New towns sprang up near the mines.

Madenlerin yakınında yeni kasabalar birden ortaya çıktı.

stand stood stood ayakta durmak; dayanmak

The bridge has stood for more than two hundred years.

Köprü iki yüz yılı aşkın süredir ayakta duruyor.

stick stuck stuck yapışmak, yapıştırmak; takılıp kalmak

The bacteria stuck to the inner surface of the tube.

Bakteriler tüpün iç yüzeyine yapıştı.

sting stung stung (arı, böcek) sokmak

One of the researchers was stung by a bee.

Araştırmacılardan birini bir arı soktu.

stink stank stunk kötü kokmak

The water stank because of the rotting algae.

Su, çürüyen algler yüzünden kötü kokuyordu.

strike struck struck çarpmak, vurmak; (afet, hastalık) baş göstermek

The earthquake struck at 4 a.m.

Deprem sabah 4'te meydana geldi.

strive strove / strived striven / strived çabalamak, uğraşmak

Scientists have striven for decades to make vaccines safer.

Bilim insanları aşıları daha güvenli hâle getirmek için onlarca yıldır çabalıyor.

swell swelled swollen / swelled şişmek

The patient's ankle had swollen after the injury.

Hastanın ayak bileği yaralanmadan sonra şişmişti.

"swollen" daha çok sıfat olarak kullanılır: a swollen ankle (şişmiş ayak bileği).

swim swam swum yüzmek

The tagged whale swam thousands of kilometres.

İşaretlenen balina binlerce kilometre yüzdü.

take took taken almak; (süre) sürmek

Blood samples were taken from 200 patients.

200 hastadan kan örneği alındı.

teach taught taught öğretmek

The students were taught how to use the microscope.

Öğrencilere mikroskobun nasıl kullanılacağı öğretildi.

"Öğrenmek" learn'dür.

tear tore torn yırtmak; yırtılmak

The athlete's muscle was torn during the race.

Sporcunun kası yarış sırasında yırtıldı.

Bu fiil /teə/ okunur; tear /tɪə/ (gözyaşı) ayrı bir isimdir.

tell told told anlatmak, söylemek

The patients were told about the possible risks.

Hastalara olası riskler anlatıldı.

think thought thought düşünmek

Malaria was once thought to be caused by bad air.

Sıtmanın bir zamanlar kötü havadan kaynaklandığı düşünülüyordu.

thought aynı zamanda "düşünce" anlamında bir isimdir.

throw threw thrown atmak, fırlatmak

Huge amounts of ash were thrown into the atmosphere.

Atmosfere muazzam miktarda kül fırlatıldı.

undergo underwent undergone geçirmek, maruz kalmak (değişim, ameliyat)

The patients underwent surgery in the same week.

Hastalar aynı hafta ameliyat oldu.

understand understood understood anlamak

The causes of the disease are still not fully understood.

Hastalığın nedenleri hâlâ tam olarak anlaşılmamıştır.

undertake undertook undertaken üstlenmek; (araştırma) yürütmek

The study was undertaken by a team of 20 researchers.

Çalışma 20 kişilik bir araştırma ekibi tarafından yürütüldü.

uphold upheld upheld desteklemek, korumak; (kararı) onamak

The court upheld the ban on the pesticide.

Mahkeme tarım ilacı yasağını onadı.

wake woke woken uyanmak; uyandırmak

The patients were woken every two hours.

Hastalar her iki saatte bir uyandırıldı.

wear wore worn giymek, takmak; aşınmak (wear away)

The rocks have been worn away by wind and water.

Kayalar rüzgâr ve su tarafından aşındırılmıştır.

wear away: aşındırmak, aşınmak.

weave wove woven dokumak, örmek

The spider's web was woven in less than an hour.

Örümcek ağı bir saatten kısa sürede örüldü.

win won won kazanmak

Marie Curie won two Nobel Prizes.

Marie Curie iki Nobel Ödülü kazandı.

wind wound wound sarmak; (yol, nehir) kıvrılmak

The copper wire was wound around an iron core.

Bakır tel bir demir çekirdeğin etrafına sarıldı.

Bu fiil /waɪnd/ okunur. wound /wuːnd/ (yara; yaralamak) ayrı ve düzenli bir kelimedir.

withdraw withdrew withdrawn geri çekmek; (ilacı) piyasadan çekmek

The drug was withdrawn because of its side effects.

İlaç yan etkileri nedeniyle piyasadan çekildi.

withstand withstood withstood dayanmak, direnmek

The building withstood the strong earthquake.

Bina güçlü depreme dayandı.

write wrote written yazmak

The report was written by an international team.

Rapor uluslararası bir ekip tarafından yazıldı.

Düzensiz fiil nedir?

İngilizcede fiillerin çoğu geçmiş zaman (2. hâl) ve 3. hâlde -ed eki alır: observe – observed – observed. Bunlara düzenli fiil (regular verb) denir. Düzensiz fiiller (irregular verbs) ise bu kurala uymaz ve biçim değiştirir: write – wrote – written, take – took – taken. Hâlleri kurala bağlı olmadığı için tek tek öğrenilir; iyi haber şu ki en sık kullanılan fiillerin çoğu bu listededir.

V1, V2 ve V3 nerede kullanılır? Örnek cümleler

Bir fiilin üç hâlini bilmek, cümlenin hangi zamanda olduğunu ve öznenin işi yapan mı yoksa işten etkilenen mi olduğunu anlamanın anahtarıdır.

V1 · yalın hâl Geniş zaman, gelecek zaman ve can / may / must / should gibi kiplerden sonra

Green plants take in carbon dioxide and give off oxygen.

Yeşil bitkiler karbondioksit alır ve oksijen verir.

V2 · geçmiş zaman Geçmişte olup bitmiş olaylar (Past Simple)

Marie Curie won the Nobel Prize twice, in 1903 and in 1911.

Marie Curie Nobel Ödülü'nü iki kez, 1903'te ve 1911'de kazandı.

have / has + V3 Etkisi bugüne uzanan sonuçlar (Present Perfect); fen metinlerinin en sık yapısı

Many studies have shown that regular exercise lowers blood pressure.

Pek çok çalışma düzenli egzersizin kan basıncını düşürdüğünü göstermiştir.

had + V3 Geçmişteki bir andan daha önce olanlar (Past Perfect)

By the time the dinosaurs died out, flowering plants had already spread across the continents.

Dinozorların nesli tükendiğinde çiçekli bitkiler kıtalara çoktan yayılmıştı.

be + V3 Edilgen yapı (Passive): işi yapan değil, yapılan iş önemlidir

The samples were kept at −80 °C until they were sent to the laboratory.

Örnekler laboratuvara gönderilene kadar −80 °C'de saklandı.

modal + have + V3 Geçmiş hakkında tahmin ve olasılık

The dinosaurs may have been wiped out by a huge asteroid.

Dinozorların nesli dev bir asteroit yüzünden tükenmiş olabilir.

V3 · sıfat gibi İsmi niteleyen kısaltılmış yapı: "…-ilen, …-ılmış"

Data taken from forty hospitals were analysed by the team.

Kırk hastaneden alınan veriler ekip tarafından incelendi.

Sık karıştırılan düzensiz fiiller

Bazı fiiller birbirine çok benzer; biri düzensiz, öbürü düzenlidir ya da biri nesne alır, öbürü almaz. Sınavda çeldirici olarak sık kullanılırlar.

rise – rose – risenyükselmek (nesne almaz)

Global sea levels have risen by more than 20 cm since 1900.

raise – raised – raisedyükseltmek, (soru) gündeme getirmek; düzenli, nesne alır

The results raised new questions about the treatment.

lie – lay – lainuzanmak, bulunmak (nesne almaz)

Most of an iceberg lies below the surface of the water.

lay – laid – laidkoymak, (yumurta) yumurtlamak; nesne alır

Sea turtles lay their eggs on sandy beaches.

find – found – foundbulmak

The researchers found traces of plastic in the fish.

found – founded – foundedkurmak; düzenli

The Royal Society was founded in London in 1660.

fall – fell – fallendüşmek, azalmak

Temperatures fell sharply after sunset.

fell – felled – felled(ağaç) kesmek; düzenli

Millions of trees are felled every year for timber.

Düzensiz fiilleri kalıplarına göre öğrenin

Düzensiz fiiller tamamen rastgele değildir; çoğu dört kalıptan birine uyar. Aynı kalıptaki fiilleri birlikte çalışmak ezberi kolaylaştırır. Yukarıdaki listede kalıp düğmeleriyle bu grupları ayrı ayrı görebilirsiniz.

  • Üç hâli aynı (18 fiil): Üç hâli de aynı yazılır. cut – cut – cut
  • 2. ve 3. hâli aynı (60 fiil): Geçmiş zaman ve 3. hâl aynıdır. find – found – found
  • 1. ve 3. hâli aynı (4 fiil): Yalnızca geçmiş zaman hâli değişir. become – became – become
  • Üç hâli farklı (56 fiil): Her hâl ayrı öğrenilir. write – wrote – written

Sık sorulan sorular

Düzensiz fiil (irregular verb) nedir?

Geçmiş zaman (2. hâl) ve 3. hâli -ed ekiyle yapılmayan fiillerdir. Düzenli fiil observe – observed – observed diye çekilirken düzensiz fiil write – wrote – written gibi biçim değiştirir. Bu hâller kurala bağlı olmadığı için tek tek öğrenilir.

V1, V2 ve V3 ne demek?

V1 fiilin yalın hâlidir (take), geniş ve gelecek zamanda, kiplerden (can, may, must) sonra kullanılır. V2 geçmiş zaman hâlidir (took). V3 ise 3. hâldir (taken): have/has/had ile perfect zamanlarda ve be ile edilgen (passive) yapıda kullanılır.

İngilizcede kaç düzensiz fiil var?

Sözlüklerde 200'ü aşkın düzensiz fiil bulunur, ancak bunların bir kısmı çok seyrek kullanılır. Bu listede akademik metinlerde ve YÖKDİL Fen sorularında karşılaşacağınız 138 fiil var.

Düzensiz fiiller nasıl kolay ezberlenir?

Fiilleri kalıplarına göre gruplayın (cut – cut – cut, find – found – found gibi), her fiili bir örnek cümleyle öğrenin ve aralıklı tekrar yapın. Akademidil'deki Düzensiz Fiiller setinde fiiller bu kalıplara göre sıralıdır ve unutmaya başladığınız fiiller size yeniden sorulur.

YÖKDİL'de düzensiz fiiller neden önemli?

Fen metinlerinde edilgen yapı (The samples were taken…) ve present perfect (Studies have shown…) çok sık geçer; ikisi de fiilin 3. hâliyle kurulur. 3. hâli tanıyamayan aday cümlenin öznesini ve zamanını yanlış anlayabilir.